Büyüdüm Galiba Anne
Büyüdüm Galiba Anne
Parlak selâtinli kâğıda sarılmış şeker için ağlayacak kadar küçüğüm. Bembeyaz bulutlar üstünde yolculuk yaparım. Mavi odamın minik penceresinden hayat renk, renk görünür. Küçük şeyler beni mutlu eder. Mutlu olmamın nedenleri yok bende. Çünkü ben mutluluğa açılan her kapının önünde pusuya yatarım ve bana uğramadan geçmesine izin vermem. Zaten mutluluğumun dört adresi var. Birincisi ailem. Canım babam, annem, minik kardeşlerim ve pamuk ninem. İkincisi okul. Okulu sevdiğim için mi başarılıyım yoksa başarılı olduğum için mi seviyorum bilmiyorum. Neticede seviyorum ve başarılıyım işte. Üçüncü adresim futbol. O yuvarlak şeyin peşinden koşarken hayallerime koşuyor gibiyim. Bir adım fazla atsam kalbim hızlanıyor, hele gol attığımda değmeyin keyfime. Benden mutlusu yok dünyada Ayaklarım yere basmıyor! Ve geldik son adrese. Önümde oturuyor, saçlarını iki yandan örüp kurdele takıyor. Kumral teni, kahverengi gözleri var. Gözlerinde kendimi görünce heyecanlanıyorum. Bu yüzden ilk zamanlarda gözlerine hiç bakamıyordum. Adı Gülten. Baş harflerimiz G ve S oluyor.
Defterlerimin, kitaplarımın her yeri G ve S dolu. Soranlara ‘’ya ben cimbomlu değil miyim’’ diyip geçiştiriyorum. Aslan takımın sayesinde paçayı yine yırtıyorum. Eeee… kimin takımı.
Bazen düşünüyorum da cimbom mu Gülten mi karar veremiyorum…
Bu gün sıkıcı bir bahar günü. Her taraf cıvıl, cıvıl ama ben mutsuzum. İlk kez ders çalışmak istemiyorum. Boş sokaklar beni boğuyor. Duvarlar üstüme yıkılıyor. Üzerimden koca bir kamyon geçmiş gibiyim. Sokağın başında bizimkiler maç için hazırlık yapıyor. Kendimi bırakıp onlara katılmak istiyorum. Topa her vuruşumda bu günün intikamını almış gibiyim. Maç yapıyorum; ama içimden bu dakikaların hiç bitmemesi için bildiğim bütün duaları tek, tek okuyorum. Eve gidip bunların hesabını nasıl vereceğim? Yeni aldığım önlük bir toz içinde, gıcır ayakkabılarımdan eser yok. Of ne yapacağım ben. Eve gelmek üzereyim.
Anneme ne diyeceğim. En iyisi kapıyı yavaşça tıklatmak. Annem nerde kaldın diyecek bende; sabahtan beridir kapıdayım kapıyı duymuyordun ki diyeceğim. Sonrada kapı ve annemin arasında ki boşluktan sıyrılıp odama gideceğim. Böylece annemden kurtulurum. Sonrada babaannemin yanına giderim. Evet, sıra uygulamada. Kapıyı vuracağım, vuruyorum ve vurdum. Annem anında açtı. Birinci plan iptal. Ve çok kızmış.Bunu anlamak hiçte zor değil.Eli belinde kaşları çatık yukarıdan bana öfkeyle bakıyor.Zaten bu halde ki annemin bana sevecan bir şekilde hoş geldin demesini beklemiyorum.Annem hiç zaman kaybetmeden atağa geçti.
—Nerdesin Sen?
-Şey!.. Maç yaptık, bizim arkadaşlarla
—Üstünün başının hali ne?
—Hem de gol kralı oldum yirmi üç golle.
—Biz her gün yeni üst baş mı alacağız sana. Sen hiç babanı kardeşlerini düşünmüyor musun? Bak baban kaç saat dirsek çürütüyor. Kimin için?
—Ama anne gol kralı oldum.
—Karnın doydumu? Sen derslerinle ilgilen ne yapacaksın topu. Boş işlerle uğraşmaktan ne anlıyorsun ki. Annem tam bunları söylerken kapının arasından tam sıvışmıştım ki durduruldum.
—Bu halde içerimi gireceksin. Dur çıkar şunları kaçma… daha seninle işim bitmedi. Böylece ikinci planda iptal. Hemen üstümü çıkardım. Babaannemin kollarına atmalıydım kendimi. Ama annem tarafından yine durduruldum. Anladım ki artık konuşmalıyım. Sustukça annem daha güçleniyor. Ses tonu daha da artıyor. Kendimi topladım derin bir nefes aldım ve sözcüklere özgürlük verdim.
—Anne dur bir dinle. Yarın erkenden gelirim. Sen Nurten teyzeler oturmaya gidersin.
Ben evdeyim, ninem ve kardeşimle akıllıca otururum. Evi temiz tutarım. Söz anne, vallahi billahi söz. Sen beni bilirsin ben yalan söylemem. Ama bu gün üstüme gelme. Moralim bozuk çok kötüyüm. Gülten’le bozuştuk zaten. Muharrem tembeli yüzünden bir daha ona kopya vermeyeceğim. Görür o!Ama ne olur bu gün bana dokunma anne psikolojim bozuk, karizmam yerler altında. Hiç bir yeri kırıp dökmem. Sen gelmeden çayda yaparım. Gelince sıcak, sıcak içersin. Ama bu gün bana dokunma anne. Sen vurmadan ağlamak istiyorum. Vurduğun yerlerin acısı için değil, kalbimin acısı için, içimin son acısı için ağlamak. Kendi kendime ağlamak. Hayatın vurduğu tokat için ağlamak. Ne dersin!
Ben galiba büyüdüm anne…
Tarihimizin örnek alınacak Güzelliklerinden
Nihat ÇELİK
Tarihimizin örnek alınacak Güzelliklerinden
Hayırseverlik
Necip milletimiz ayrım yapmaksızın insanlara hizmeti adeta ibadet gibi görmüş, ”İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi içinde hep hayırda yarışmıştır. Vakıflar ise bu hizmetin en önemli vasıtası olmuştur. Sadece Osmanlılar döneminde yirmialtıbinden fazla vakıf kurulmuştur. Fatih Sultan Mehmet bir vakfiyesinde:
“Ben ki İstanbul fatihi aciz kul sultan Mehmet han’ım! Bizzat alnımın teriyle kazanmış olduğum paramla aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde bulunan dükkânlardan elde edilecek gelirler ile İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı ile günün değişik saatlerinde sokakları gezip tükrüklerin üzerine bu tozu döküp ( mikropları öldürerek ) yirmişer akçe alalar.
Ayrıca on cerrah ( operatör ) on tabip ( doktor ) ve üç de yara sarıcı ( hemşire – sağlık memuru ) tayin eyledim. Bunlarda ayın belli günlerinde İstanbul’ a çıkıp istisnasız her kapıyı çalıp o hanede hasta olup olmadığını soralar, hasta var ise ve şifası mümkün ise evde tedavi etsinler değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin darülacezeye ( yoksullar bakım evine ) kaldırılıp iyileştirilsinler” diyordu.
Belli ki ecdadımız ”eşrefi mahlûkat” olan insanı bütün hikmetiyle kavramıştı.
Bakın şu inceliğe camilerin bir köşesinde bulunan “ Sadaka Taşı” na zenginler, özellikle kutsal gecelerde sadakalarını bırakır, fakirler gece yarısı sonrasında aynı taşı ziyaret edip, kimseye gözükmeden ihtiyaçları kadarını alırlardı.
Ne veren alanı tanırdı nede alan vereni… Böylece kimse kimsenin minneti altına girmezdi.
Hayırlarımızın gösteri ve gösteriş koktuğu günümüz için aynı güzellik ve özellikleri söylemek ( güzel örnek olmak haricinde ) çok zor olsa gerek…
Ecdadımızın şefkati sadece insana yönelik değildi. Hayvanlar hatta bitkileride kapsıyordu. İslam ve Türk düşmanı Guer bakınız bu durumu nasıl örneklendiriyor:
“ Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardı. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar. Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar titiz insanlara rastlamak mümkündür”…” Birçokları da sırf azat etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk’ e bir gün yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: Allah rızasını tahsile yarar “ dedi.
“ İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının bir yansıması olan yardımların insanlara ulaştırılmasında hassas davranılırdı. Yardımlar günün loş karanlığında kimse görmeden yani muhtaçlar incitilmeden yapılırdı. Her halde böyle bir inceliği gösterebilmek insanı salt madde olarak değil, ruh ve madde olarak tümüyle kavrayabilmeyi gerektirir.
Hayır, hasenat dolu günler geçirmeniz dileğiyle…
Yorgun Bir Geçmişin İzleri
Özlem ASLAN
Yorgun bir geçmişin izleri
Artık her şeyi tıpkı hiç sevmeyecekmiş yıldızlar gibi. Ne zaman hangi yıldızın avuçlarımın içinden kayıp gideceğini bilmiyorum. Biliyor musun? Artık nisan yağmurları da geçti. Hatırlar mısın evimizin yanı başında akan küçük ırmağımız vardı. O dahi uslandı. Beni anladı.
Ne zaman bir göz evden ışık demetleri görsem aklıma geride bıraktığım hatta unutamadığım bir önceki gün gelir. Ama nafile… Ancak bugünü yaşar ve yaşadığım her günün kıymetini bilirsem, o gün gerçekten yaşanmaya değmiştir. Şimdi unutulan anılar canlanıyor yeniden. Adını koyamadığım bir duygu yüreğime gelip yerleşti. Neydi şimdi bu? Hasret mi,Çelişki mi kalbimi içten içe yiyen?
Artık rüzgârlar bile son esişini gerçekleştirdi. Güneş, bugün için son kez doğup battı. Sefere açılan balıkçılar döndü fırtınalı o geceden… Ama güvensizlikler, ihanetler karanlık sokaklara sinen yağmur kokusu gibi bitip tükenmedi ki! Bugüne kadar nice sessiz fırtınalar sakladı şu engin bakışlar. Nice geçmiş yılların izlerini taşıdı bu bedende bir beden daha taşıyan ten. Gecenin en karanlık anını yaşadı, şafağın sökmesini bekledi nice geceler boyu bu kapkara gözler.
Affedersiniz hayatınıza girdiğim için ey yargısız infaz yapan yıllar. Affedersiniz sönen mumu yakmak için gayret sarf ettiğim, aslında hiç sahip olamadığımı öğrendiğim dostlar. Ya birbiri ardına çekip giden günlere, haftalara ne demeli… Onlar dahi beni yüz üstü bırakmadılar mı? Şimdi sadece yaralı bir kırlangıç gibiyim. Bugünden sonra ne olur, kaderim beni alıp nereye götürür, zaman neyi gösterir, ne sürprizler hazırlar bilmem; ama bu yaralı kırlangıcı da anlayacak birileri çıkacağına dair henüz ümidimi de yitirmedim.
Hiç düşünmemiştim biliyor musun? Her yeni bir günü geride bırakırken ölüme de bir gün daha yaklaştığımı. Gülen yüzlerin altındaki tebessümün sakladığı derin manaları hiç fark etmemiştim bugüne kadar.
Şimdi ise tam iki yolun ortasındayım. Ya devam edip hep geçmişi gelecekte yaşayacak ya da doğru olan tercihi yaparak kendime hak ettiğim gibi davranacaktım. Peki şimdi ise nereden başlamalıyım ki?